my kingdom for nothing…
24 Ağustos 2009
19 Haziran 2009
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Ahmed Hamdi Tanpınar, Dergah yayınları.
-Sonra öbürleri, baldızlarım. Hele büyüğü, şu musiki meraklısı… Kim alır!
Halit Ayarcı bir müddet düşündü:
-Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil. Fakat bilinmez. Mesela, radyoda büyükçe bir şöhret… Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist, muganniye sıfatıyla… Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Ufak bir refah değişikliği, biraz teşebbüs ve gayret, küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir.
-İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum.
-Hata… Hep hata… Ne istersiniz kendinizden ve zavallı ev halkından?… Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelade hayatlara razı değiller…
-Hayır değiller. Karım kendini Hollywood’da zannediyor, büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani. Küçüğü…
-Tabii… Tabii, öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın, kendilerini anlamıyorsunuz diye…
Ben boynumu büktüm. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. Altı saattir beraberinde bulunduğum, her hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına, soyunup çırçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu. O devam etti:
-Evet, diyordu. Onları anlamadğınız için size kırgın olmaları kadar tabii ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. Siz harbe girmeden mağlub olmuş bir orduya benziyorsunuz… teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız.
Hastalığım, yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildikten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. Bereket versin bu akşam rakı boldu, istediğim kadar bu mesud hadiseyi kutlayabilirdim.
O yine devam etti:
-Hele büyük baldızınız gibi hakiki bir artiste karşı muameleniz, onu inkarınız…
Elimdeki kadehi bıraktım. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. “ondan sonra agzımı bile açmam…”
-Aman beyefendi, dedim, hangi artist, hangi büyük… Arz ettim, sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz… Sonra cahil. Daha İsfahan’la Mahur’u, Rast’la Acemaşiran’ı birbirinden ayıramıyor. Hayır, imkansız… Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki, ne bileyim şahsen güzeldir, yani değildir amma, söz gelişi diyorum, güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim. Fakat o sesle musıkisi beğenilsin! Buna imkan yok… Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.
Halit Bey bana bir cıgara uzattı. Kendisi de bir tane yaktı. Dışarda bütün çümbüşüyle devam mehtaba baktı. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu. Fakat hemen omzunu silkti, bana döndü:
-Güzel olamaz, dedi. Güzelden anlıyorsunuz. Hayatınızı artık biliyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvela bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever neyi sevmez? Bunu kimse bilemez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musıki denince herkes, evvela ”hangi musıki?” sualini kendisine soruyor. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk dediginiz şeyler yok artık. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Radyo devrindeyiz. Musıkiyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. O, romatizma, nezle, para sıkıntısı, harp ihtimali, çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabii arkadaşı oldu. Bu işe bir de kalabalığı ilave edin… Hayır, ben eminim ki bahsettiginiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul’u fethedebilir. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu, şayet baldızınız hanımefendi batı musıkisine merak sarsaydı. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lazım.
Bir müddet yüzüme baktı. Hakikaten afallamıştım.
-Bu meselelerde herkes işin alayında…Farkında olmadan alayında. Burasını anlamıyor musunuz?
-Hangi alay? Çıldırıyorlar…
-Tabiii… hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat musıkiden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar. Zavallı Hayri bey, siz garip bir adamsınız. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Onlar,hani şu demin söylediğiniz, ustadan ustaya mektuplardı. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahan’la Acemaşiran’ı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taklit ediyor?
-Meşhurların hemen hepsini… Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamda, aynı şekilde söylüyor…
-Demek son derde şahsi! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni… Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Şimdi seçilecek yol kaldı. Halk musıkisi mi, alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musıkisi mi, yahut halk musıkisine kaçan alafranga mı?… Amma, bunu burada, bu masa başında kesip atamayız. Fakat öyle sanıyorum ki, sizin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı- daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahalli halk türkülerinde muvaffak olacaktır… Evet öyle tahmin ediyorum. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları…
Yüzüme dalgın dalgın baktı:
-Evet, bütün mesele burda. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. Sonra idealistsiniz. Realiteyi görmüyorsunuz… Hulasa eski adamsınız. Yazık, çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.
Bu kadarı da fazlaydı artık.
-Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vak’ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir halini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki herşeyi olduğu gibi görenlerdenim. Hatta fazla realistim, rahatsız edecek kadar…
Halit Ayarcı gülümsedi.
Saatler Ayarlama Enstitüsü, sayfa 216-219
04 Haziran 2009
…oh reiner Widerspruch
Rose, oh reiner Widerspruch, Lust,
Niemandes Schlaf zu sein unter soviel
Lidern.
R. M. Rilke